Beton yığınlarının arasında sessiz ölüm

Bu yazımı yıllar önce yazmıştım, ödüle layık görülmüştü. Bulduğum için çok sevindim. Öz be öz halini koruması için aynen nezdinize sunuyorum. Çok zorluklar yaşadığım o günleri anlatmaya kelimeler bile çaresiz…

Yaşım henüz 8 idi. Komşularımı, arkadaşlarımı kaybetmiştim. Hastaydım, rüya görmüştüm, hastaneye gitmek için kapıya çıkmıştık ki çıktığımız an bütün il virane olduğu gibi bizim ev de yıkılmıştı…

Çok şiddetli bir depremdi, Amerika 9. 2 tanımladı. Bizde ise Kandilli Rasathanesi 6. 4 ile 6. 8 arasında git gel yapmıştı. Gerçekten çok zor günlerdi. Power FM radyoya göre, 17 saat icinde 260 tane 4.5-6 arası artçı sarsıntı olmuştu…

Neyse daha fazla uzatmadan sizleri o günlere götürmek istiyorum…


—————-


Beton Yığınlarının Arasında Sessiz Ölüm


 Günlerden salı, sebebini anlayamadığım bir sıkıntı var içimde…

Birden bu sıkıntının sebebini anladım, bugün 1şubat ve tarihin bile utandığı güne tam 3 ay vardı, üstelik 3 yıllık birikimi vardı bu acının…

Yakınlarını kaybeden insanların çığlıkları, kimilerinin gözyaşları…

 İnsanın iliklerine kadar hissedilen acıyı, anlatmak mümkün değil. O an hissedilen acı öyle bir acıdır ki son nefesine kadar unutulmayacak kötü bir anı olarak hafızalarımıza kazındı…

Ne acıdır ki yakınlarını kaybeden anneler ve babaların feryatları, kulakları sağır edecek çığlıkları aklımdan çıkmıyor, çıkmayacakta…

 Ölüm tek kelime ve arkasına gizlenen büyük acılar, gözyaşları…

Yürek burkan bir veda, belki de vedasız bir gidiş, terk ediş. Huzura giden bir yol belki de. Adını anmak ne kolay, ölüm der geçersin, adını ister ölüm koy, ister die, ister deces, ister morte, kelimeler değişse de her millette aynı akar gözyaşları…

İşte onlardan biri “1mayıs 2003” Böyle bir zamanda yapılabilecek en iyi şey birbirimizin acılarını paylaşmaktır. Ben de bu yazımı yazmaya karar verdim.

30 nisan akşamı birden rahatsızlandım. Çaresizce kıvranıyordum, ağlıyordum, hıçkırıyordum…

Annem çaresizce, üzgün yüreği buruk bir şekilde oturmuş yanı başımda…

Biliyordu uykulu gözlerini, oğlu düzelene kadar kapatmayacaktı, sabırla bekliyordu düzelmemi, ayağa kalkmamı…

Zaman geçmek bilmiyordu; aniden irkildim! “ anne, ne oldu evimiz yıkıldı sandım çok korktum” dedim Annem ise ” rüyadır korkma, hadi kalk hastaneye gidiyoruz” dedi ve hastaneye gitmek için kapıya indik.

Kimisi saniyeler sonra yetim kalacaktı, kimisi şanslı olacaktı, kimisi de adını ağzıma almakta zorlandığım ama elbet hepimizin tadacağı bir şeye tanık olacaktı, onun adı “ÖLÜM…”

 Ve o an çattı geldi. “3:27”

Etrafta ilk sesin ardından sanki bir daha hiç durmayacak gibi sallanan korkunç sarsıntı! Ardından seslerini ayırt edemediğimiz polis, itfaiye, ambulans sirenleri yayıldı ve insan çığlıkları!..

 Hiçbir şey görünmüyor her yer toz bulutu sadece çığlıklar duyuluyor etrafta ve akabinde o huzur verici tekbir sesleri yükseliyordu…

İlk şok atlatılmıştı, bir yanda enkaz altında kurtarılmayı bekleyenler bir yanda da can kurtarma ümidiyle ellerinin kanlı olduğuna aldırış etmeden demir blokları cesurca kaldırmaya çalışanlar vardı.

Herkes ölümün kursağındayken bazıları yine iş başındaydı, onların adı ”yağmacılar”…
Etrafta ne varsa çuvalladılar…

Zaman bir türlü geçmiyor, bir türlü gün aydın olmuyordu. 04:40’ta radyoda Erdoğan’ın Bingöl’e geleceği söylendi.

Her yer kandı, her yer siren sesiydi, her yer yerle birdi, her yer cansız bedenlerle doluydu…

Bingöl hüngür hüngür ağlıyordu…

Neyse ki sabah olmuştu olayın sonucu tüyler ürperticiydi…

 Uyanmamla etrafta yağmacılar ve yardımseverlerin iş başında olduğunu gördüm, bu yüreği temiz ufku büyük insanları 3 yıl sonra tekrar şükranla selamlıyorum…

 Her zaman eğlenmek için sallanırdık, bu sefer çok farklı; istemediğimiz halde sallanıyoruz oysa şimdi…

 O an, her zaman ki gibi kahvaltımın başında olacaktım az sonra da çıkıp okula gidecektim…

 Birden hayallerime ara vermek zorunda kaldım radyo sesiyle, ildeki bir okul da çökmüş, maddi imkansızlıktan dolayı yatılı bir okulda (YİBO) okuyan ve de 1 mayıs gecesi bir daha uyanamayacakları derin bir uykuya giren o okulda okuyanlar bir daha çantalarını eline alamayacaklardı. Aslında katilleri deprem değil, müteahhitti… 

 Bayanlar anlatıyordu kimisinin rüyasına aksakallı dedeler gelmişti, kimisi horoz konuştu diyordu, annem de hem benim hem de bir tanıdığı anlatıyordu depremden bir hafta önce Hızır(AS) rüyasına gelip, buralar yıkılacak çok can kaybı olacak ama sizin mahalleye bir şey olamayacak demişti, dün hanımı annemlere anlatmıştı ve sonucunda bugün…

Acıkmıştım, nitekim tek ben değil hepimiz acıkmıştık, çaresiz gözlerle anneme baktım, oysa biliyordum onun da elinde bir şey yoktu…

Ölümle yaşam arasında çırpınıyorduk…

Öğlene yakın yardımlar getirildi, ekmek ikram ediyorlardı. Kahraman babalar yavrucağını doyurmak için canlarını hiçe sayıp, ölümü göze alarak bir parça ekmek alabilmek umuduyla salmıştı kendilerini kalabalığa, belki bazıları için hayal kırıklığıydı bu girişim, çaresizce ailelerinin yanına döndüler. Akşama doğru ardı ardına yapılan yardımlar bir anlıkta olsa güldürmüştü yüzleri…

Akşam bunca sıkıntılar yetmezmiş gibi başka sıkıntı başladı hava soğuktu, üşüyorduk…

Milliyet gazetesindeki yazıyı okuduğumuzda gecemiz tam berbat oldu…

Adı Naim Doğulu, 13 yaşındaydı. Benden 5 yaş büyüktü. O da yatılı okulun en kazından çıkarılmış ama sevinemiyordu, çünkü kardeşi beton yığınlarının altında. Kardeşini kurtaramadığı için kendisini suçluyordu. Hatırladığım kadarıyla; depremde arkadaşlarıyla çatıya kaçmış, kardeşinin de kurtulduğunu zannediyordu, yanılmıştı. Okul köylerine uzakmış, o yüzden okula yakın köyde çocuklar onu ve kardeşini tartaklıyor, dövüyorlardı. Okulda da Kardeşiyle alay edip dövüyorlarmış onu hep kurtarıyormuş ama bu sefer kurtaramamıştı diye çok ağladığını yazıyordu…

 Ertesi gün çadır yardımları yapıldı, ama ne yardımdı unutamam canımız polis abiler kendilerine yakışmayanı yapıyordu, halka tekme atıyordu. Hatta halkın üzerine polis otobüsü sürüldü. Bunu yapan hangi polis veya polisler bilmiyorum ama hiç doğru değildi. O mesleği hak etmiyorlardı. Valiliğin önünde millete saldırıyorlardı, ”al sana çadır” diyorlardı…

iki üç gün daha kalıp, Adana’ya dönmüştük. 


Bu yazımda vefalı öğretmenlerimizi de ele almalıyım, çoğu öğretmenler memleketlerine dönerken, bazı vefalı öğretmenler gitmedi, bizimle acılarımızla beraber kaldı, diğer illerde ki kardeşlerimizle aynı seviyede olalım diye başımızda kalmıştılar. Her ne kadar eğitim yerlerimiz farklı olsa da…

Hepsini saygı ve sevgilerim çerçevesinde şükranlarımı sunuyorum. Bu vesile ile o gece kaybettiğimiz canlarımıza Allah’tan rahmet, yakınlarına sabır diliyorum. Yüce rabbim bir daha bize böyle acıları yaşatmasın. 

Şen ve esen kalın.

Mehmet Berk Ergin 01.02.2006 ADANA 




Dipnot: Şimdi gidin Bingöl’e, yerle bir olan Bingöl şimdi yepyeni olmuş. Tam bir yaşam alanı oluşmuş. Birkaç kez bölgeye yazar arkadaşlarla gittim, “ya bu nasıl iş, Karadeniz’de bile bu kadar ağaç yok’ dediler. Yüzen adalarıyla, peri bacalarıyla, yaşam alanlarıyla, eşsiz güneşin doğuşuyla tam bir cenneti andırıyor Bingöl.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir